Kayıp Toplum “Kosova Türkleri”

İnsan kendini unuttuğunda kaybeder. Yeteneklerini, işlevliğini, değerini, değerlerini, ne için yaşadığını, var olma sebebini, evine, yurduna, çevresine yapması gerekenleri ve yapabileceklerini unuttuğunda yok olur gider. Bizler Kosova Türkleri olarak bu ülkedeki farklılığımızı ortaya koymayı unuttuk. Ve, maalesef giderek kim olduğumuzu, ne işe yaradığımızı unutuyoruz.

Artık üretemiyoruz……!

Ne saçmalıyorsun demeden ben biraz bu konuyu açayım….

Bir kültürün geniş bir coğrafyaya yayılması ve farklı kültürler, topluluklar tarafından kullanılması süreci uygarlık veya medeniyet olarak adlandırılır. Böylece Türk kültürü, sanatı ve müziği geldiği Balkan ülkelerinde diğer topluluklar ile bir kültürler arası iletişim sürecine neden olmuş, bu süreç zamanla ortak kültüre dönüşmüş ve Türk kültürü bir üst sistem olarak Arnavut, Sırp, Boşnak kültürünün gelişmesine neden olmuş.

Bu demek oluyor ki Kosova Türk toplumu Kosova’nın kültürel kimliğidir, vicdanıdır. Vicdanıdır çünkü mayasında kültür olan bir millet vicdanlıdır. Biz kendimizi kültürel, sanatsal faaliyetler ile gösterdik hep. Bizi bu ülkede farklı ve özel yapan sadece dilimiz değil, dil ile birlikte buralara getirdiğimiz medeniyettir. Pek biz bu özelliğimizin ne kadar farkındayız ve bu özelliğimizi ne kadar kullanabiliyoruz? Daha doğrsu bu yönde bize nekadar imkan veriliyor?

Tarihimiziden bir örnek verelim..!

1389 yılında Kosova ovasında atalarımız büyük bir savaş yürütür.  Savaşlar kötüdür, ama  onları değerli kılan ve unutulmamasını sağlayan sebepleridir. Kimine hayır kimine şer olan bu savaşın ardından yaşadığımız topraklara yeni bir medeniyet gelir. Öyle bir medeniyet ki çok kısa sürede bu topraklarda yaşayan herkesi kapsar, bura halkı bu medeniyeti sever. Yemekleri ile, adetleri ile, giyim kuşam ve müziği, kültürü ile, en önemlisi millet olarak sürekli tarihimizde övündüğümüz ADALETİ ile bu topraklara kendini kabullendirir. Beş yüz yılı aşkın bu toprakları adalet ile yöneten bu yüce medeniyetin sonu acı bir şekilde 1912’de gelir. Daha önce medeniyeti ile halkını da bu topraklara getiren milletimizin büyük bir bölümü Türkiye’ye  göç etmek zorunda kalır. Kalanlar ise bin bir zorlukla, bin bir eziyet ile dilini, kültürünü korumaya çalışır. Bir rejim gelir sağ vurur, bir rejim gelir sol vurur burada kalan medeniyet koruyucularına. Ama onlar pes etmezler değerlerini korurlar.  Tavan aralarında sakladıkları kitaplardan edebiyatlarını, tekkelerde, medreselerde yazılan ve saklanan tarihlerini, ilahi ve türkülerini bir araya gelir söylerlermiş.

1928 yılında Kosova’nın goncası Mitroviça beldesinde 7 yaşında Rasim isminde bir çocuk babasının berber dükkânında zanaat almaya başlar. Babasının çırağı Ali usta da berber dükkânında arada bir mandolin çalarmış. Rasim birden mandoline  merak sarmış. Çıraktan eskilerden duyduğu bazı Türkçe şarkıları öğrenmeye başlar.  Rasim berber dükkânında hem  zanaat öğrenip hem de ustasından aldığı mandolin ile Türkçe ezgileri icra etmeye çalışırmış.

Ali usta bir gün dükkâna bir Türk enstrümanı olan tamburu getirir. Rasim’e “Şimdi sıra bunu çalmakta” der. Rasim çok güzel sesi olan ve atalarından kalan bu tamburu çok kısa sürede öğrenir… Tamburda en iyisi olur..  Yıllar geçer, 2. dünya savaşı biter. Genç  Rasim geçen bu zaman içerisinde kendini bir müzik erbabı olarak yetiştirir. Udun ve kemanın da ustası olur. Arkadaşları ile Mitroviça’da kurulan Birlik derneğinde genç Türk müzisyenler yetiştirmeye başlarlar.  Yarım asır sonra Kosova’nın şehirlerinde yeniden Türk müziği canlanır ve her yerde Rasim ve arkadaşlarının ismi duyulur…

1951 yılında resmi olarak, uzun ve meşakkatli çabalar sonucu Kosova’daki Türklerin hakları verilir. Bunun üzerine Türkçe eğitim yeniden başlar. Piştine Radyosu’nda Türkçe programlar başlar. Yetkililer, radyoda Türk Sanat Müziğinin icra edilmesi gerekliliğini vurgular. Bunu da Kosova’da en iyi yapabilecek grup, ismi tüm Kosova’ya ve Makedonya’ya yayılmış Mitroviçalı Rasim ve arkadaşları idi. Devlet makamlarından bir heyet, Rasim’i Radyoya getirip orkestrayı kurmasını ikna etmek için Mitroviça’ya gider.  Rasim ilk başta ikna olmamasına rağmen uzun ısrarlar sonucu Türk halkına vereceği hizmet uğruna çok sevdiği Mitroviça’sından önce Üsküp’e daha sonra da Priştine’ye gider. Priştine Radyosunda ilk önce 4 kişilik bir orkestra ile Türk Sanat  Müziği çalışmaları başlar. Rasim Priştine’nin Gerçek derneğine de sık sık uğrayıp orada genç yeteneklere müzik eğitimi verir ve TSM orkestrasına yeni elemanlar alır. Bu orkestra büyüdükçe sesleri tüm Yugoslavya’ya  ve Türkiye’ye duyulur. Türkiye dışında profesyonel olarak Türk Sanat Müziği icra eden tek orkestra özelliğini alır.

Yıllar geçer ve Rasim herkesin Rasim Abeyi (Ağabeyi) olur.. Türk sanatını halkına aşılamak için çıkarsızcasına çalışır ve genç müzisyenler yetiştirir. Kosova Türklerinin sanatını tüm dünyaya duyurmak ister. Yurtdışında verdikleri konserlerde herkes bu grubun Türkiye’den gelen bir grup olduğunu zanneder, ama onlar Kosova Türklerinin de varlığını ispat ederek sanattaki başarılarını dünya devletlerine göstermişlerdir. Türkiye’nin en ünlü TSM sanatçıları ve müzisyenleri Rasim Abeyin karşısında eğilmiş ellerini öpmüşlerdir.  O büyük üstat Rasim Salih Curi idi, ya da Kosova’da tanıyanlarının tabiriyle Rasim Abeyiydi.Rasim Salih’in yaptığı çalışmalar Arnavut, Sırp, Boşnak, Rom topluluklarının da takdirini kazanmış, onların da sanatsal faaliyetlerine destek vermiştir. Günümüzde dair eski Arnavut sanatçıları Rasim Salih’in imini duyduklarında hörmet ederler.

Bu hikayeyi anlatma sebebim dönemin koşullarında verilen mücadeleyi ve alınan saygınlığı vurgulamaktı. Aslında mücadele verilirken dönemin ihtiyaçlarına ve zorluklarna göre devletin verdiği destek te önemli. Günümüzde sosyal-politik konjektür çok daha farklı, daha zorlu bizim için. O dönem Yugolsavia içinde belli sistemde verilen desteklerle kültürünü geliştirebiliyordun. Herkese hemen hemen eşit koşullarda, ne fazla ne de az destek vardı. Şimdi ise batı “modern” dünyası’nın değerlerinin ön plana atıldığı, geçmişin önemsiz, değersiz gösterilmeye çalışıldığı  bir sistem içinde savaşmak zorundayız. Batı değerlerini destekleyen ülkelere karşı bizm değerlerimizi korumamız ve onları sunmamız için bir güce ihtiyacımız var elbet. Güçlü bir stratejiye hitiyacımız var.

Rasim Salih dönemin Kosovalı Türk kültür elçilerinden sadece biriydi. Bizler zengin geçmişi, kültürel birikimleri olan bir milletiz. Kosova’ya kültür sanat yolundan çok değerler katabiliriz.  Yeniden canlanmamız için, yeniden üretip,  toplum olarak bu ülkede saygınlık kazanmamız için kültür üretmemiz gerek. Bunu birlik ve beraberlik ile yapabiliriz. Ancak arkamızda durması gereken siyasi bir irade olmadan bunu başaramayız.

Dedem Rasim Salih Priştine Televizyonuna verdiği son röportajında “Çalışın, birlik olun, direnin” demişti. Çalışması bizden, destek kimden?!

Yazının başında da deiğim gibi “  İnsan kendini unuttuğunda kaybeder”.

İnsan kendini durup dururken unutmaz. Unutulduğu için unutur……..

 

Sizin İçin Seçtiklerimiz

Write a comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir